20 Mart 2013 Çarşamba

Geldi-gitti sandı kaldı. Aldığı algı mıydı, ardı arttı.

Hayatımızla ilgili istediklerimizin sınırı yok. İstemek için harcadığımız vaktin haddi hesabı yok. Zaman kaybı sanırım yaşamanın en rutin tarafı. Yokluk, varlık, arada kalmışlık… Matematiksel hesaplamaları ne kadar net olursa olsun sonuçları hep bulanık oluyor elde etmeye çalıştıklarımızın.
Beyazın ve siyahın tonları yoktur. Katidir, nettir, sabittir. Bilinmez, algılanamaz ve doğal olarak varsayılamaz. Ki arada kalmış renklerin farklı tonları olan bizler için ulaşılmazdır. Anlamak, algılamak için isimler koyarız herkese, her şeye. Yeterli midir? Tartışılır.
Birgün bir film izledim. Filmdeki çocuk bir film izliyordu. İzlediği filmin konusunu kendisine benzetti. Başroldeki çocuğu da sana. Sen gelip benimle tanışana kadar senden bihaberdim. Bir haber okudum sonra. Başlık küçük puntolarla yazılmıştı. Okuduğumda küçüktüm. Büyüdüm, dinlemeye başladım. Hiç 1. tekil şahıs olmak istemedim zaten diyaloglarda. Kendime susmayı yakıştırdım çoğu zaman. Bazen yakışanı giydim çünkü çirkindim.
Sevmeyi pek bilmedim. Sevmeyi hiç öğrenmedim. Öğrenilen bir şey mi onu da bilemedim hiçbir zaman. Sevişmeyi sevdim ama nasıl olduysa. Seks basitti. Hormonlar, mormonlar, somonlar, balıklar, kayıklar, kayanlar, saranlar ve bir tutam da yalan. Sevişmeyi açıklayamadım ama kendime. Neden kendi tenimden başkasının tenine temas etmek istediğimi, kendiminkinden de fazla ezberlemeyi. Ki ezberlemeyi de sevmem.
Sevdiğim şeyleri sevdiğimi için kızdım kendime. Sevmemeliyim diye. Ben, yalnız ben olmalıyım kendi çevremde. Fazlalıklar olmamalı etrafımda diye. Sonra sevdim, seviştim. Daha sevdim, daha fazla seviştim. En sonunda anladım. Yalnız bırakılmak istiyorsan çok fazla sevmelisin. O kadar sevmelisin ki sevmeyi, kendini eksik hissedebilmelisin. Uyuyamamalısın, ağlayamamalısın, konuşamamalısın, yürüyememelisin, nefes alamamalısın. Seni eksikliğinden arındıracak her şeyden mahrum kalmalısın. Birgün pişme umuduyla yanmalısın.
Birgün bir şarkı yazdım. Sonra sözleri yazdığım kağıdı yedim. Yazdım diye pişman olup içimde kalsınlar diye. Notalarını sırtıma dövme yaptırdım, üstüne doğru saçlarımı uzattım. Görmezsem unuturum diye ki unuttum da. Sonra yalan söyledim, ‘unuttum” diye. Kendimi kandırırsam herkesi kandırabilirim dedim. Bir tek ben inanmadım o sözlere. Sonra söz verdim saçları kanayan bir kadına. Sözümü geri almam 3 yıl sürdü. Yıllar yıllandı ama tadı her geçen yıl daha da berbatlaştı. En sonunda midemi aldırdım. Ameliyatta karışıklık olmuş. Ciğerlerimi çaldırmamın hikayesi de zaten budur.
Hiçbirşeyi doğru anlatmadım. Çünkü doğrudan anlatmayı sevmedim.